16 Temmuz 2012 Pazartesi
Fiona Apple
Son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkı, en güzel sözler...Fiona Apple resmi sitesinden...Toz alerjisi, kışlık yazlık toplarken vurur benim gibileri en çok, sonra da temmuzun ortasında, gece insanda hapşıra hapşıra kışmış hissi uyandırır. kasım sonu, aralık başıymış. Genizde o melun, tatlı tat. Hasta olunası o akşamlardan biri. Bütün toz alerjisi olanlara gelsin en çok...Fiona Apple.(Thank you Lukasz:)
Yunus'un resmi
Ak Parti Van İl Başkanı'nın Erdoğan'a hediyesi, AKP kongresinde: Van depreminde ölen Yunus'un yerin altından fotoğraf makinesine baktığı son kare...Altın varaklı çerçeve içinde. Erdoğan'ın onu alışı, ikisinin pozu...Ortada Yunus. Çok yazıldı, çok çizildi. En güzel yazıyı Yıldırım Türker yazdı. Başka bi şey ekleyecek değilim. Son zamanlarda daha da sıkıldım bu ülkeden. İlham aldığım, neşe veren onca şey var, evet, görmek isteyen göze onlar da var. Ama altın varaklı Yunus portesi de var iki kallavi AKP'linin ortasında, kongrede. İnancımı kaybediyorum bazen. Bazendi. Son zamanlarda daha çok.
4 Haziran 2012 Pazartesi
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kimin?
İşte, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'nın (SES) açıklaması...Aynen alıntılıyorum:
"
"
15 Ekim 1924 tarihli kararname ile ToptaşıBimarhanesi’nin hastalarına tahsis edilen bu büyük ve tarihi önemi olan arazinin çeşitli gerekçeler ile bir rant kavgası ve paylaşımına feda edildiği, edileceği duyumlarını aldık almaya devam ediyoruz. Biz Bakırköy’lüler, Bakırköy’ün hastaları ve çalışanları olarak buna izin vermeyeceğiz.
Bu arazi bir tarihtir. Roma –Bizans tan Reşadiye Kışlasına ve günümüze , torunlarımız adına bize emanettir. Hastanemizin arazisinin anıtlar kurulunca sit alanı olarak belirlenmesi bu önemi daha arttırmıştır.
Çünkü, bu arazi betonlar arasında kalmışbir şehrin belki de tek akciğeridir. Sadece biz insanlara değil, yüzyıllardır burada yaşayan başka canlılara da aittir.
Çünkü, burası hastalar tarafından inşa edilmişbinası, heykeli ve Anadolunun en ücra kasabasında bilinen adı ile hastalara aittir.
Çünkü, Hastanemiz sadece Bakırköy ve çevre halkına değil hatta Türkiye’de hizmet vermiş, Psikiyatri, Nöroloji ve Nöroşirürji alanlarında yaptığı bilimsel çalışmalar ile de yurt içi ve yurt dışında ses getirmiştir. Ve muhatap alınmıştır. Bu sebepler ile bu özelliklerini geliştirerek koruması ve geleceğe taşıması hem halkımıza hemde bu alanlarda ki bilimsel çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Çünkü bu arazi Marmara depreminde Bakırköy’lülere ve hatta Bahçelievler’ de yaşayanlara ev sahipliği yapmıştır. Olası bir depremde İstanbul’luların sığınabileceği belki de tek arazidir.
Daha önce de yeltendiler. Direndik. Kültür Merkezi kandırmacası ile AVM yapılmasına, yol ihtiyacı üzerinden. Arazinin yağmasına Bakırköy halkı ile birlikte engel olduk.
Bu arazi, bu hastane herkesindir. Buranın mülkü, tapusu, başta hastaların, çalışanların ve Bakırköy halkının olmak üzere tüm vatandaşlara aittir.
Bu yağmaya izin vermeyeceğiz. Çünkü bu oyunu daha önce gördük. Tekel’de, Sümerbank’ ta, SEK’te önce çalışanlar ve hizmet kötülendi. Sonra tek tek satıldı. Şimdi bizler sanki toplum Psikiyatrisi sistemine karşıymışız gibi kötüleniyoruz, hakarete uğruyoruz. Sonra ki adım bellidir. Arazinin yağmalanması, SEK’te, Kamu Sağlığı Merkezinde Alış VerişMerkezlerinin yükselmesi gibi.
Bu sürecin ilk adımı Kanun Hükmünde Kararname ile atılmıştır. Kamuya yani halka ait olan tüm hastaneler holdingleşecek, CEO’lar ca yönetilecek,tek amaçları kar etmek olacak, bu para hepimizin sırtından kazanılacak.
Kampüs hastaneler adı altında halka ait hastaneler Malezya, Katar,İngiltere ve Amerikan şirketlerine peşkeşçekilecektir. Bu arazilerde plazalar yükselecektir.
Hastanemizin tüm bu özellikleri ile kazanmış olduğu değerleri hem hastane çalışanlarının hemde halkımızın sahip çıkması ve koruması hayati önem taşımaktadır. Herkesi burayı korumaya davet ediyoruz."
SES BAKIRKÖY ŞUBE BRSHH İŞYERİ TEMSİLCİLİĞİ
1 Haziran 2012 Cuma
Bakırköy Ormanı'nda kimler, kimler var...
Bu sabah Fatih(Artvinli) ile Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne geldim. Taksim yorucu, son günler artık kaldığımız araştırma merkezinde ve daha bir kaç hafta odaklanıp elimdeki tezi sonlandırmam gerek. Bakırköy'e gelmek ve güzel, ceviz masalı kütüphanesinde Fatih'in mesai saati bitene kadar çalışmak iyi olur diye düşündüm. Doğru yapmışım. Sadece burada çalışmanın güzelliği ile ilgili değil ama; bu hastaneye gelmek bu tür pratik bir nedenin ötesinde de bana çok iyi geliyor: Burada bir yaşam kültürü var; tıpkı eski bir semt gibi. Ama dışlayıcı olanlarından değil, herkese yer olan, her kesim, sınıf, din, kültürden insanın bir arada yaşadığı bir semt. Kimsenin kimseye deli-akıllı diye bakmayı akla pek getirmediği, anca yaşama devam ettiği bir semt sanki. Başka öncelikler var, ayrımlar dışardaki gibi değil o yüzden. Ruh sağlığı hastanesi zaten pek çok başka ayrımın geçerliliğini yitirdiği bir yer; ama Bakırköy'ün bahçesinde gezerken, bu daha doğal, basitçe içselleştirilmiş bir şey sanki. Buraya çocukluğumda da sık sık gelmiş biri olarak, bunu söylemeyi kendimde hak görüyorum. O zaman "akıl hastanesi" için farklı düşüncelerim vardı; korkardım, kaçardım, haklı sebeplerim vardı. Şimdi öyle hissetmiyorum.
Bu sabah, mesela, Fatih ile ana giriş kapısında girdik hastaneye. Her zaman, başka bir otobüsle geldiğimiz için, arka kapıdan girer, mükemmel, çam ağaçlarıyle dolu ormanından geçip varırdık H2 servisine. Bu sabah, ana kapıdan girdik ve içeri girer girmez, Düşünen Adam Heykeli'nin tam karşısındaki orman yürüyüş yolunda birbiri ardına hızla yürüyen onlarca eşofmanlı insanla karşılaştım. Kimisi hızlı hızlı yürüyor, kimisi kenarda ısınıyor, kimisi belediyenin koyduğu jimnastik aletlerinde...Her çeşit insan var. Önce, hastanenin bahçesi olması dolayısıyla hastalar mı diye düşündüm, "hastalar herhalde, sabah sporlarını yapıyorlar." Fatih, onların Bakırköy'ün insanları olduğunu, hastanenin kapladığı geniş alandaki orman dışında başka hiç bir yeşil alan kalmadığı için, sporlarını yapmaya hastane ormanına geldiklerini söyledi. Eminim, aralarında hastalar da var. Bakırköy'ün bu ormanı, tuhaf bir biçimde, hasta ile hasta olmayan arasındaki ayrımı ortadan kaldırıp, onları eşitliyor. Bahçede herkese yer var ve devletle işbirliği içindeki açgözlüler, gözlerini çok uzun zamandır Bakırköy'deki bu geniş ormanlık alana dikmiş durumdalar. Hastane, eskiden bütün ihtiyaçlarını bu ormanlık, yeşil alandan, bahçelerden karşılarmış...Tarım yapılırmış burada.
Dün, İstanbul'un yeniden yapılanmasını ve bunun doğal ve insan hayatı ile hakkı üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan harika yapılmış Ekümenopolis belgeselini izledikten sonra, bir de Bakırköy'ün ormanı da elden giderse neler olabileceğini düşündüm. Burası, hastasıyla, doktoruyla, hemşiresiyle, çalışanıyla, ormanında koşanıyla koca bir dünya...Nefes aldırıyor burada kalan hastalara; burada bir hastane kültürü var ve o hastane kültürü, ardı ardına açılan apartmanlardaki özel hastanelerde pek bulunacak cinsten bir şey değil. Yıktıklarına, yarın muhtaç kalıyor insanoğlu. Bunu henüz bilmiyor.
Bu sabah, mesela, Fatih ile ana giriş kapısında girdik hastaneye. Her zaman, başka bir otobüsle geldiğimiz için, arka kapıdan girer, mükemmel, çam ağaçlarıyle dolu ormanından geçip varırdık H2 servisine. Bu sabah, ana kapıdan girdik ve içeri girer girmez, Düşünen Adam Heykeli'nin tam karşısındaki orman yürüyüş yolunda birbiri ardına hızla yürüyen onlarca eşofmanlı insanla karşılaştım. Kimisi hızlı hızlı yürüyor, kimisi kenarda ısınıyor, kimisi belediyenin koyduğu jimnastik aletlerinde...Her çeşit insan var. Önce, hastanenin bahçesi olması dolayısıyla hastalar mı diye düşündüm, "hastalar herhalde, sabah sporlarını yapıyorlar." Fatih, onların Bakırköy'ün insanları olduğunu, hastanenin kapladığı geniş alandaki orman dışında başka hiç bir yeşil alan kalmadığı için, sporlarını yapmaya hastane ormanına geldiklerini söyledi. Eminim, aralarında hastalar da var. Bakırköy'ün bu ormanı, tuhaf bir biçimde, hasta ile hasta olmayan arasındaki ayrımı ortadan kaldırıp, onları eşitliyor. Bahçede herkese yer var ve devletle işbirliği içindeki açgözlüler, gözlerini çok uzun zamandır Bakırköy'deki bu geniş ormanlık alana dikmiş durumdalar. Hastane, eskiden bütün ihtiyaçlarını bu ormanlık, yeşil alandan, bahçelerden karşılarmış...Tarım yapılırmış burada.
Dün, İstanbul'un yeniden yapılanmasını ve bunun doğal ve insan hayatı ile hakkı üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan harika yapılmış Ekümenopolis belgeselini izledikten sonra, bir de Bakırköy'ün ormanı da elden giderse neler olabileceğini düşündüm. Burası, hastasıyla, doktoruyla, hemşiresiyle, çalışanıyla, ormanında koşanıyla koca bir dünya...Nefes aldırıyor burada kalan hastalara; burada bir hastane kültürü var ve o hastane kültürü, ardı ardına açılan apartmanlardaki özel hastanelerde pek bulunacak cinsten bir şey değil. Yıktıklarına, yarın muhtaç kalıyor insanoğlu. Bunu henüz bilmiyor.
8 Mayıs 2012 Salı
Zincire Vurulmuş Prometheus
"Korobaşı: Daha büyük başka suçların olsa gerek.
Prometheus: Evet, ölüm kaygısından da kurtardım ölümlüleri.
Korobaşı: Nasıl bir deva buldun bu derde karşı?
Promethus: Kör umutlar saldım içlerine.
Korobaşı: Yaman bir destek vermişin insanlara!"
Prometheus: Evet, ölüm kaygısından da kurtardım ölümlüleri.
Korobaşı: Nasıl bir deva buldun bu derde karşı?
Promethus: Kör umutlar saldım içlerine.
Korobaşı: Yaman bir destek vermişin insanlara!"
Bach, Vivaldi, Hansgerd ve ölen eşi
Cumartesi günü, Hamburg'dan gelen bir grup genç müzisyen, Bach ve Vivaldi konseri verdiler Saint Antoine kilisesi'nde. Haberim yoktu konserden; yolda, bizim Koç araştırma merkezine geri dönerken, orada eylülden beri birlikte yaşadığım arkadaşlarımdan Hansgerd ile karşılaştım. Saat 20.30 civarıydı, Hansgerd konsere gidiyordu kiliseye, yine güzel giyinmişti. Ben de ona eşlik ettim. Beraber girdik kiliseye.
Hansgerd Hellenkemper 70'li yaşlarında. Çok büyük bir Alman Bizans tarihçisi ve emekli Alman Arkeoloji müzesi müdürü. İstanbul'un eski yazlık Bizans saraylarını çalışmak için burada. Antakya ve Sinop'ta yaptığımız gezilerde, onun Bizans ve Roma üzerine olan derin bilgisini ve bu bilgiyi aktarma biçimini çok takdir ettim. Ona gerçekten büyük hayranlık duydum.
Ama ona hayranlık duymamı sağlayan, sadece bilgi birikimi değil. Hayata bakış biçimini hiç konuşmadık. Ama üzerine uzunca konuşmasak da, onun baktığı yeri görebiliyorum ve gördüğüm şeyden büyük mutluluk duyuyorum. Hayatla olan tatlı ve ironik anlaşmasını sezebiliyorum. Gözlerinin içinden, pişmanlıktan ziyade attığı her adımı seçerek ve sonuçlarına katlanarak, çoğu kez de keyif alarak yapmış olduğunu görebiliyorum. Hansgerd, çok hoş kokan, güzel giyinen, çok gülümseyen, çok kibar ve iyi kalpli bir centilmen...Ona, konserde eşlik etmek çok hoşuma gitti. Hatta, çok dürüstçe söylemem gerekirse, onun gençliğinde birlikte dansa gitmek için teklifte bulunduğu bir kız olmak isterdim. Mutlaka kabul ederdim.
Genç müzisyenler-lise öğrencisiydiler sanırım- çok güzel çaldılar; sıradan, ama güzeldi. Vivaldi'nin summer alegro'sunu bile çaldılar. Uzun zamandır dinlememiştim...Aklıma Floransa sokakları gelip durdu. Dört yıl boyunca, kapıları açık kiliselerin önünden kimi zaman bisikletimle, kimi zaman yürüyerek geçerken, içerden gelen müziğe kayıtsız kalamayıp, nasıl dakikalarca dinlediğimi, kimi zaman içeri girip, sonuna kadar orada kaldığımı anımsadım. O hallerime ve o sokaklara götürdü beni müzik. Anlaşılan Hansgerd'i de aynı yerlere götürmüş. On üç yıl önce ölen eşi ile İtalya'da, aynı şekilde, kiliselerin kapısından sızan müziği dinlerlermiş onlar da...Hansgerd, o günleri hatırlamış; aynı anda aynı yerlerde, kafamızda o sokaklar gezmişiz meğer Hansgerd'le. Hansgerd'in kolunda, ölen eşi, benim kolumda bisikletim...Karşılaştık mı, bilmiyorum. O an konserde yanyana oturuyorduk da, belki Floransa'da, San Marco meydanına çıkan sokaktaki kilisenin kapısında da o, eşi ve ben yanyana, gülümseyerek durduk bir süre...Aynı anda, kimbilir...Konserden erken ayrıldı Hansgerd.
Hansgerd'in bir Nora'sı var şimdi. Yunanistan'da, Yunan. Çok tatlı bir kadın. İstiklal caddesi'nde elele gezerlerken gördüm hep onları Nora buradayken. Nora, yaşlı annesine bakıyor Yunanistan'da; o yüzden sık gelemiyor İstanbul'a. Hansgerd'i çok sevdiği belli, Hansgerd'in de onu...Hansgerd belli ki, ölen eşini de çok seviyordu. Belli ki, onunla, o sokaklarda öylece gezmiş olduğu ve kiliselerden sızan Bach'ların, Vivaldi'lerin eşliğinde, ona sarılmış olduğu bir hayat yaşadığı için iyi hissetti kendini yine de. Ben de Hansgerd'in hikayesini dinlediğim için iyi hissettim kendimi. O, benim blogumu bilmiyor ama ben bu centilmen delikanlıya o gece beraber dinlediğimiz bir parçayı armağan ediyorum içimden...
Hansgerd Hellenkemper 70'li yaşlarında. Çok büyük bir Alman Bizans tarihçisi ve emekli Alman Arkeoloji müzesi müdürü. İstanbul'un eski yazlık Bizans saraylarını çalışmak için burada. Antakya ve Sinop'ta yaptığımız gezilerde, onun Bizans ve Roma üzerine olan derin bilgisini ve bu bilgiyi aktarma biçimini çok takdir ettim. Ona gerçekten büyük hayranlık duydum.
Ama ona hayranlık duymamı sağlayan, sadece bilgi birikimi değil. Hayata bakış biçimini hiç konuşmadık. Ama üzerine uzunca konuşmasak da, onun baktığı yeri görebiliyorum ve gördüğüm şeyden büyük mutluluk duyuyorum. Hayatla olan tatlı ve ironik anlaşmasını sezebiliyorum. Gözlerinin içinden, pişmanlıktan ziyade attığı her adımı seçerek ve sonuçlarına katlanarak, çoğu kez de keyif alarak yapmış olduğunu görebiliyorum. Hansgerd, çok hoş kokan, güzel giyinen, çok gülümseyen, çok kibar ve iyi kalpli bir centilmen...Ona, konserde eşlik etmek çok hoşuma gitti. Hatta, çok dürüstçe söylemem gerekirse, onun gençliğinde birlikte dansa gitmek için teklifte bulunduğu bir kız olmak isterdim. Mutlaka kabul ederdim.
Genç müzisyenler-lise öğrencisiydiler sanırım- çok güzel çaldılar; sıradan, ama güzeldi. Vivaldi'nin summer alegro'sunu bile çaldılar. Uzun zamandır dinlememiştim...Aklıma Floransa sokakları gelip durdu. Dört yıl boyunca, kapıları açık kiliselerin önünden kimi zaman bisikletimle, kimi zaman yürüyerek geçerken, içerden gelen müziğe kayıtsız kalamayıp, nasıl dakikalarca dinlediğimi, kimi zaman içeri girip, sonuna kadar orada kaldığımı anımsadım. O hallerime ve o sokaklara götürdü beni müzik. Anlaşılan Hansgerd'i de aynı yerlere götürmüş. On üç yıl önce ölen eşi ile İtalya'da, aynı şekilde, kiliselerin kapısından sızan müziği dinlerlermiş onlar da...Hansgerd, o günleri hatırlamış; aynı anda aynı yerlerde, kafamızda o sokaklar gezmişiz meğer Hansgerd'le. Hansgerd'in kolunda, ölen eşi, benim kolumda bisikletim...Karşılaştık mı, bilmiyorum. O an konserde yanyana oturuyorduk da, belki Floransa'da, San Marco meydanına çıkan sokaktaki kilisenin kapısında da o, eşi ve ben yanyana, gülümseyerek durduk bir süre...Aynı anda, kimbilir...Konserden erken ayrıldı Hansgerd.
Hansgerd'in bir Nora'sı var şimdi. Yunanistan'da, Yunan. Çok tatlı bir kadın. İstiklal caddesi'nde elele gezerlerken gördüm hep onları Nora buradayken. Nora, yaşlı annesine bakıyor Yunanistan'da; o yüzden sık gelemiyor İstanbul'a. Hansgerd'i çok sevdiği belli, Hansgerd'in de onu...Hansgerd belli ki, ölen eşini de çok seviyordu. Belli ki, onunla, o sokaklarda öylece gezmiş olduğu ve kiliselerden sızan Bach'ların, Vivaldi'lerin eşliğinde, ona sarılmış olduğu bir hayat yaşadığı için iyi hissetti kendini yine de. Ben de Hansgerd'in hikayesini dinlediğim için iyi hissettim kendimi. O, benim blogumu bilmiyor ama ben bu centilmen delikanlıya o gece beraber dinlediğimiz bir parçayı armağan ediyorum içimden...
3 Mart 2012 Cumartesi
Çok güzel bloglar...
Hala blogu düzenli yazıp, sabah çayını demlediğim, ah bi de şöyle dükkan camınını buğulandırdığım bir yer haline getiremedim. Floransa'dan bir euro'ya aldığım o bir sürü ince çizgisiz defterlerimle aramdaki bağ beni tutuyor biraz. Onlar çok yalnız kalıyor sanki; onlar da sanki okunacak kitap listeleriyle, binbir farklı isim ve binbir farklı güzel dünya şey'leriyle dolup taşmak istiyor. Hadi bir tanesi Osmanlıca kelime defterim; özene bezene ve gururla tutuyorum kendisini...Hadi, bir tanesine sağda solda duyduğum kitap isimleri ve bazı beğendiğim cümleleri yazıyorum...Diğer yeşil olan neyse ki bitmek üzere; o yeteri kadar yaşadı benimle Floransa'da. Ama daha iki tane var ve nasıl da seviyorum o incecik, güzel defterleri...İnsan beyninin kafasındaki bilgi ve şey'leri kategorize etme oranı yüksek, biliyorum. Yani, pek ala şöyle yapabilirim: a cinsinden olanları kırmızı deftere, b cinsinden olanları yeşil deftere, sevdiğin ve hakkında yazmak istediğin kitap, film vesaireyi bloga...böl...de..ben hiç böyle yapamadım şimdiye dek. O yüzden galiba hepsine aynı anda kucak açmaya devam etmem gerekecek...Çok çocuklu gibi, defterlerle ve bloglarla bir arada yaşanabilir pekala belki de...Ne güzel olur! Bu sefer de ama aklıma yine o Gündüz Vassaf yazısı geliyor, büyük harflerle ELEKTROMANYETIK RADYASYOOOOONNNNN....kelimesi yankılanıyor böyle kulağımda, gözüm kocaman açılıyor. Gündüz Vassaf 2007 yılında yazdığı şu paragrafı...:
"Bilgisayarımızın aniden çökmesini, içindeki bilgilerin yok olmasını yaşamamış bile olsak, bir yakınımızın bu durumla karşılaştığına tanığızdır. Korkum, elektronik dijital ortamlarda saklanan bilgilerimizin adını koyamadığım bir tür elektro-manyetik radyasyonla!!!!!!!!!(BENİM VURGUM!!!),dünyadaki tüm bilgi saklama sistemlerinin çökebileceği" ...brrrrrr...
...İşte, evet bu paragrafı 2012 geldiğinde bi daha yayınladı köşesinde...Daha güçlü argümanlarla! İşte linki. Tabi internet ve bilgisayar farklı. Artık hiç bir bilgimiz kaybolmuyor; dijital tanrıların elinde her şeyimiz ve Google, bu çağın Zeus'u; ama zira gerektiğinde bütün yazışmalarımızı kullanabilmek üzere bize de sadece "evet" diyebildiğimiz bir darbe anayasası sunarcasına, onaylattı yakında...Ama bana ne fayda. Onlar işin güvenlik derdindeler...Benim derdim başka. Tarih insanıyım, tarih sever, tarih okur, tarihten keşke para da kazanır akademik insanı olmak üzereyim tezi vermem itibariyle, çok seviyorum geriye kalan ve bizden bağımsız devam eden hikayemizi...Bizim oyunun yazar-yönetmeni Ebru Nihan Celkan'ın oyun karakterleri ve oyunların kendisi için dediği gibi, bizden çıkıp paylaştığımız şeylerin artık ayrı bir serüveni oluyor ya hayatta, ben bayılıyorum ona...İstiyorum ki bu sesler yokolmasın, herkesin istediğini ben de istiyorum işte. Gündüz Vassaf'ın endişesini paylaştığım, bi de Yaşar Kemal'in evine gidip de o güzelim sarı saman kağıtlarını ve onlarca ucu açılı kurşun kalemlerini gördüğüm, o görüntü hafızama kazınmış olduğu için de
blogumu, kahve-elde-yazılan-kültür-sanat-bilimum-güncesi'ne dönüştüremiyorum. Bu süreçten ne çıkacak, görücez:)
Ama ben dönüştüremiyorum diye herkes mi dönüştüremiyor yani; değil elbet. Zaten bugün de o güzelim blogları paylaşmak için yazıyorum. Biri zaten gazeteci arkadaşımYenal Bilgici'nin müthiş tatlı üslupla yazdığı Eski Usül. Bir diğeri Eski Usül'den dolanıp bulduğum, yine gazeteci Burcu Ayaz'ın Beyazkadın Çatal Dilli, ve Beyazkadınçataldilliden dolanarak bulduğum Koltukname. Burcu Ayaz'ın yaptğı güzel şey, bizde iz bırakan kitapları ve onların kahramanlarını müzik diliyle anlatmak...Kitap ve ona dair bir playlist, muhteşem! Koltukname de dünyada bunu yapan sitelere örnekler vermiş; çok ilginç listeler çıkıyor ortaya ve bence çok eğlenceli...
Bu arkadaşların dükkanlarının buğusu çok güzel; ben de bu tür güzelliklerin bir parçası olmak ve takip edebilmek adına blog dünyasında kalmaya devam etmek istiyorum gittiği yere kadar...
hadi iyi geceler benim blogumu bilen bir kaç arkadaşım:), yarın pazar, oyun günü, yatma vakti...
"Bilgisayarımızın aniden çökmesini, içindeki bilgilerin yok olmasını yaşamamış bile olsak, bir yakınımızın bu durumla karşılaştığına tanığızdır. Korkum, elektronik dijital ortamlarda saklanan bilgilerimizin adını koyamadığım bir tür elektro-manyetik radyasyonla!!!!!!!!!(BENİM VURGUM!!!),dünyadaki tüm bilgi saklama sistemlerinin çökebileceği" ...brrrrrr...
...İşte, evet bu paragrafı 2012 geldiğinde bi daha yayınladı köşesinde...Daha güçlü argümanlarla! İşte linki. Tabi internet ve bilgisayar farklı. Artık hiç bir bilgimiz kaybolmuyor; dijital tanrıların elinde her şeyimiz ve Google, bu çağın Zeus'u; ama zira gerektiğinde bütün yazışmalarımızı kullanabilmek üzere bize de sadece "evet" diyebildiğimiz bir darbe anayasası sunarcasına, onaylattı yakında...Ama bana ne fayda. Onlar işin güvenlik derdindeler...Benim derdim başka. Tarih insanıyım, tarih sever, tarih okur, tarihten keşke para da kazanır akademik insanı olmak üzereyim tezi vermem itibariyle, çok seviyorum geriye kalan ve bizden bağımsız devam eden hikayemizi...Bizim oyunun yazar-yönetmeni Ebru Nihan Celkan'ın oyun karakterleri ve oyunların kendisi için dediği gibi, bizden çıkıp paylaştığımız şeylerin artık ayrı bir serüveni oluyor ya hayatta, ben bayılıyorum ona...İstiyorum ki bu sesler yokolmasın, herkesin istediğini ben de istiyorum işte. Gündüz Vassaf'ın endişesini paylaştığım, bi de Yaşar Kemal'in evine gidip de o güzelim sarı saman kağıtlarını ve onlarca ucu açılı kurşun kalemlerini gördüğüm, o görüntü hafızama kazınmış olduğu için de
blogumu, kahve-elde-yazılan-kültür-sanat-bilimum-güncesi'ne dönüştüremiyorum. Bu süreçten ne çıkacak, görücez:)
Ama ben dönüştüremiyorum diye herkes mi dönüştüremiyor yani; değil elbet. Zaten bugün de o güzelim blogları paylaşmak için yazıyorum. Biri zaten gazeteci arkadaşımYenal Bilgici'nin müthiş tatlı üslupla yazdığı Eski Usül. Bir diğeri Eski Usül'den dolanıp bulduğum, yine gazeteci Burcu Ayaz'ın Beyazkadın Çatal Dilli, ve Beyazkadınçataldilliden dolanarak bulduğum Koltukname. Burcu Ayaz'ın yaptğı güzel şey, bizde iz bırakan kitapları ve onların kahramanlarını müzik diliyle anlatmak...Kitap ve ona dair bir playlist, muhteşem! Koltukname de dünyada bunu yapan sitelere örnekler vermiş; çok ilginç listeler çıkıyor ortaya ve bence çok eğlenceli...
Bu arkadaşların dükkanlarının buğusu çok güzel; ben de bu tür güzelliklerin bir parçası olmak ve takip edebilmek adına blog dünyasında kalmaya devam etmek istiyorum gittiği yere kadar...
hadi iyi geceler benim blogumu bilen bir kaç arkadaşım:), yarın pazar, oyun günü, yatma vakti...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)