4 Şubat 2013 Pazartesi

tarihçi ve oyuncu

Yine Kafadar'dan, tarihçi ve sinema-tiyatro oyuncusuna dair:

"İnsanların ve toplumların geçmişini anlama derdi taşıyan tarihçinin en önemli melekeleri arasında empati vardır, yani kendini başkalarının yerine koyma, başka hayatları, başka tecrübeleri adeta kendi bedeninde duyma yetisi. Bu açıdan tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmağa çalışacaksa, tarihçi de hem aşıkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler)bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlıklarını da anlamak isteyecektir." Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, s.23.


"cihan gezgini"


  Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken"inin girişini okutacağım Uygarlık Tarihi derslerimin ilk haftasında. Hepimize bir tarihçilik dersi olmasının yanında, bana birey ve topluma dair de çok şey düşündürüyor...Yüzyıllar önce de Evliya Çelebi aşağıdaki soruyu sormuş ya, ben rahatlıyorum biraz da olsa...

Peder ve mader yerine, İstanbul'u koymayı tercih ederim ama.

"peder ü mader, üstad ü birader kahrından nasıl kurtulur da cihan gezgini olurum?"

Sonra, seyyahlık kariyerine başlamış.

8 Ocak 2013 Salı

vodka lemon

İstanbul kar altında. 2009 yılında Providence'da yaşadığım kar, hala ömrümün en acayip, en müzikli karı olacak gibi duruyor (Erenköy'deki çocukluk karlarını saymazsak.)  Providence'daki odada, eski tahta pencereden gelen uğultuyu ve ayazı unutamıyorum. Şu an yoğun tipiyle yağıyor ama hem lapa lapa yağmadığı, hem de ana caddeye yakın olduğumuz için kar sessizliğini hissetmenin imkanı yok.

O zaman, yine Providence'da izlediğim o çok güzel kış filminden bir sahne iyi gider şimdi. Iraklı Kürt yönetmen Hinar Saleem'in Vodka-Lemon'unun meşhur otobüs sahnesi...


 





7 Ocak 2013 Pazartesi

Ne kitapsız, ne kedisiz

Bilge Karasu'nun dergi yazılarının toplandığı bu kitabını, yıllar önce üniversitede, ilk sınıfta okumuştum. Ayhan Aktar'ın sosyolojiye giriş dersi biterken bize verdiği, "okunası kitaplar" listesinde vardı adı kitabın. Etkilendiğimi hatırlıyorum. Yeniden okudum ilk yazısını; yani en çok etkilendiğim yazısını. 1987 tarihli yazının adı "Ne Kitaplı ne Kitapsız". İnsanın, özellikle de yazarın ya da okuyanın kitapla ilişkisinden bahsediyor. İki yerin altını çizmişim:

"Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür. Ne yazık ki okunmuş kitapların birçoğu da zamanla böyle bir ölü yük olmaya adaydır. "

"Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de."

Şimdi okurken şunları çizesim geldi:

"...okuduğumla kendi "ellik-imgem" arasında görünür bir bağ kurmak, derdim değil."

"Oysa nesne-kitaptan kopabilmek gerek. Metinden ya da öğreniden söz edilecek olursa diyeceğim ki, o metin sizi uzun ya da kısa süre besleyip yaşattıysa, ondan da kopmasını öğrenmek gerek. Özümlediğinizle yetinebilirsiniz...Bunları bir yazar, kitap üreten bir kişi söylüyorsa, birilerine bir süre yoldaşlık edebilecek, birilerini uzun ya da kısa bir süre besleyebilecek bir metin üretmiş olmanın mutluluğuyla yetinebileceğini çoktan öğrendiğindendir. Yazarın avuncu, 3200 yılı aşkın bir süre önce, bir papirüs üzerinde şöyle dile getirilmiş:

                      ...insan ölür, gövdesi yeniden toz olur
                      benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden
                      ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar.
                      Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir
                      ya da Batı'da bir tapınaktan,
                      bir kaleden de yeğdir...

                                                                     (Chester Beatty IV, arka yüz)  "

4 Aralık 2012 Salı

koşturmak


Kişinin yapabileceklerini, kendi kalbinden ve zihninden süzülüp ortaya çıkarabileceklerini düşünmeyip, o ana kadar yapılmış olana sığmaya çalışması üzücü. İçinden geçeni duymayı öğrenmek gerekiyor gerekirse yeniden, bir daha.

12 Ekim 2012 Cuma

Küf


Uzun bir zamandan sonra yeniden gazete okumaya döndüm. Doktora tezimi bitirme süreci, benim başka şeyler okumama, yazmama engel oldu bir dönem. Tabi bir de gazetelerde okuduklarımın baskısını kaldıracak durumda hissetmedim kendimi. Şimdi tez sonrası İstanbul yaşantıma geçişte, hem de artık tiyatroya ve yeni okumalara başlamaya az çok hazırlanırken, gazete sayfalarını da yavaş yavaş açıyorum. Hala gücüm yeterli değil. Müdahele edemediğin onca şeyle yüzleşip yüzleşip sonra kendi hayatına devam etme halinin iç sıkıntısı malum. Bence pek çoğumuza yabancı değil...Dün bizim BuluTiyatro'nun yeni oyunu, Ebru'nun(Ebru Nihan Celkan) yazdığı, Mirza Metin'in yönettiği "Nerde Kalmıştık'ın premiyeri vardı Şermola Performans'ta. Mutlaka izlemenizi öneririm...Bu duyguya dair çok şey bulacaksınız...






Yine de gazetede okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var...Neyse ki iyi röportajlar, güzel insanlar da var gazete sayfalarında. Ercan Kesal, en son oynadığı film Küf ile Altın Portakal'ın en iyi oyuncu adaylarından. Film, oğlunu arayan bir babayla ilgili, Cumartesi Anneleri'nden esinlenmiş. Çok merak ediyorum. Hem filmin hikayesi önemli, hem de Kesal'ı "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki muhtar rolünde izledikten sonra, onun oyunculuğunun takipçisi olmak gerek...Kesal, oyunculuktan gelmiyor. Dolayısıyla, oyunculuk hayatına sonradan girmiş ve hala öteki işlerini yapmakta olan bir insan olarak bana verdiği ilham büyük.

Röportajdaki sorulardan biri şu:

"Eşiniz Nazan Kesal sizdeki bu oyunculuk sevdasını nasıl yorumluyor?"

Cevabı:
"Oyuncu refleksleri gösterdiğimi ve artık oyuncu olduğumu düşünüyor o. Ancak ben hâlâ profesyonel anlamda oyuncu endişesi taşımadığım kanaatindeyim. Oynamasam da hayatımda çok fazla bir şey değişmez. O yüzden rahatım. Ancak ben bir yandan da işimi yapıyorum, bir hastane işletiyorum, üniversiteye gidiyorum. Zamanı iyi değerlendirmek zorunda kaldığınızda aslında daha iyi üretiyorsunuz."

Bana iyi gelen bir cevap oldu doğrusu...Deniyorum ben de.

Merakla bekliyorum Küf'ü...

9 Ekim 2012 Salı

"Yazar olma. Yazıyor ol."


 "Don't be a writer. Be writing."

  "Yazar olma. Yazıyor ol."

    William Faulkner

  Bir de, tekrarlardan kaçın. Bunu da ben ekledim. Günaydın İstanbul. Bu sefer başlangıç, Zeynep Kamil'den...