Hala blogu düzenli yazıp, sabah çayını demlediğim, ah bi de şöyle dükkan camınını buğulandırdığım bir yer haline getiremedim. Floransa'dan bir euro'ya aldığım o bir sürü ince çizgisiz defterlerimle aramdaki bağ beni tutuyor biraz. Onlar çok yalnız kalıyor sanki; onlar da sanki okunacak kitap listeleriyle, binbir farklı isim ve binbir farklı güzel dünya şey'leriyle dolup taşmak istiyor. Hadi bir tanesi Osmanlıca kelime defterim; özene bezene ve gururla tutuyorum kendisini...Hadi, bir tanesine sağda solda duyduğum kitap isimleri ve bazı beğendiğim cümleleri yazıyorum...Diğer yeşil olan neyse ki bitmek üzere; o yeteri kadar yaşadı benimle Floransa'da. Ama daha iki tane var ve nasıl da seviyorum o incecik, güzel defterleri...İnsan beyninin kafasındaki bilgi ve şey'leri kategorize etme oranı yüksek, biliyorum. Yani, pek ala şöyle yapabilirim: a cinsinden olanları kırmızı deftere, b cinsinden olanları yeşil deftere, sevdiğin ve hakkında yazmak istediğin kitap, film vesaireyi bloga...böl...de..ben hiç böyle yapamadım şimdiye dek. O yüzden galiba hepsine aynı anda kucak açmaya devam etmem gerekecek...Çok çocuklu gibi, defterlerle ve bloglarla bir arada yaşanabilir pekala belki de...Ne güzel olur! Bu sefer de ama aklıma yine o Gündüz Vassaf yazısı geliyor, büyük harflerle ELEKTROMANYETIK RADYASYOOOOONNNNN....kelimesi yankılanıyor böyle kulağımda, gözüm kocaman açılıyor. Gündüz Vassaf 2007 yılında yazdığı şu paragrafı...:
"Bilgisayarımızın aniden çökmesini, içindeki bilgilerin yok olmasını yaşamamış bile olsak, bir yakınımızın bu durumla karşılaştığına tanığızdır. Korkum, elektronik dijital ortamlarda saklanan bilgilerimizin adını koyamadığım bir tür elektro-manyetik radyasyonla!!!!!!!!!(BENİM VURGUM!!!),dünyadaki tüm bilgi saklama sistemlerinin çökebileceği" ...brrrrrr...
...İşte, evet bu paragrafı 2012 geldiğinde bi daha yayınladı köşesinde...Daha güçlü argümanlarla! İşte linki. Tabi internet ve bilgisayar farklı. Artık hiç bir bilgimiz kaybolmuyor; dijital tanrıların elinde her şeyimiz ve Google, bu çağın Zeus'u; ama zira gerektiğinde bütün yazışmalarımızı kullanabilmek üzere bize de sadece "evet" diyebildiğimiz bir darbe anayasası sunarcasına, onaylattı yakında...Ama bana ne fayda. Onlar işin güvenlik derdindeler...Benim derdim başka. Tarih insanıyım, tarih sever, tarih okur, tarihten keşke para da kazanır akademik insanı olmak üzereyim tezi vermem itibariyle, çok seviyorum geriye kalan ve bizden bağımsız devam eden hikayemizi...Bizim oyunun yazar-yönetmeni Ebru Nihan Celkan'ın oyun karakterleri ve oyunların kendisi için dediği gibi, bizden çıkıp paylaştığımız şeylerin artık ayrı bir serüveni oluyor ya hayatta, ben bayılıyorum ona...İstiyorum ki bu sesler yokolmasın, herkesin istediğini ben de istiyorum işte. Gündüz Vassaf'ın endişesini paylaştığım, bi de Yaşar Kemal'in evine gidip de o güzelim sarı saman kağıtlarını ve onlarca ucu açılı kurşun kalemlerini gördüğüm, o görüntü hafızama kazınmış olduğu için de
blogumu, kahve-elde-yazılan-kültür-sanat-bilimum-güncesi'ne dönüştüremiyorum. Bu süreçten ne çıkacak, görücez:)
Ama ben dönüştüremiyorum diye herkes mi dönüştüremiyor yani; değil elbet. Zaten bugün de o güzelim blogları paylaşmak için yazıyorum. Biri zaten gazeteci arkadaşımYenal Bilgici'nin müthiş tatlı üslupla yazdığı Eski Usül. Bir diğeri Eski Usül'den dolanıp bulduğum, yine gazeteci Burcu Ayaz'ın Beyazkadın Çatal Dilli, ve Beyazkadınçataldilliden dolanarak bulduğum Koltukname. Burcu Ayaz'ın yaptğı güzel şey, bizde iz bırakan kitapları ve onların kahramanlarını müzik diliyle anlatmak...Kitap ve ona dair bir playlist, muhteşem! Koltukname de dünyada bunu yapan sitelere örnekler vermiş; çok ilginç listeler çıkıyor ortaya ve bence çok eğlenceli...
Bu arkadaşların dükkanlarının buğusu çok güzel; ben de bu tür güzelliklerin bir parçası olmak ve takip edebilmek adına blog dünyasında kalmaya devam etmek istiyorum gittiği yere kadar...
hadi iyi geceler benim blogumu bilen bir kaç arkadaşım:), yarın pazar, oyun günü, yatma vakti...
3 Mart 2012 Cumartesi
9 Şubat 2012 Perşembe
The Artist
Öyle filmler, şiirler, oyunlar, kitaplar vardır ki hangi vakitte olursanız olun, başka şeylerden ne kadar sıkılmış olursanız olun; sizi tam da "işte burası, tam da burası" dediğiniz yere getirir bırakıverirler. "The Artist"i izlemeden önce Türkiye heyulasıyla yoğun bir hafta geçirdim. Türkiye üzerine düşünmek, üzülmek ve çözüm aramak ve umuda ve umutsuzluğa kapılmak bizim nesle kalan miras işte. Bizim de hala uğruna savaşacak değerlerimiz var ama umudumuz uçuşkan, kaçışkan...Cehalet ve kibir ve dahası yazık değerlerin galip gelir gibi yaptığı bu zamanlarda döndüm ülkeme...bol uçaklı, bol denizli, bol yolculuklu düşüncelerin, hayaller arasından...kafamdaki sinemaları da taşıdım kaybetmekten deli gibi korkarak; via perry mason dükkanını da bu yüzden açmaya kalktım ya çok uğrayamasam da...çünkü, geçenlerde çok sevdiğim arkadaşım Yenal'ın(Bilgici) Tanpınar'a atıfla yazdığı gibi, "bu ülke, içinde yaşayanlara, kendisinden başka bir şeyle ilgilenme imkanı vermiyor." Bu kıskacın içinde yorulmaktan korktum ben de. Doğru çünkü, Türkiye zor...İnsanın içindeki sükuneti vakumluyor mu bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Ya da şu günlerde her taraftan bir bunalım havası sezdiğim için mi...Ama var bi tuhaflık.
O yüzden "The Artist" gibi filmler iyi ki var...İnsanın içinde başka gündemlerin ağırlığından dibe itilmiş sinemaları çekip çıkarıyor; diyor ki, onlara yer aç, "make way for the young." Jean Dujardin'in oyunculuğunun da olduğu bir dünya burası. Güzel de yani aynı zamanda:) Bundan ala bir sessiz sinema dönemine armağan filmi düşünemiyorum. İstiklal caddesinde lapa lapa kar yağarken izledik; aklıma bir yandan Bursa'ya bağlı olan yerel kanalda(Olay Tv) sürekli gösterilen Sinatra'lı, bol danslı filmleri getirdi. Jean Dujardin muhteşem oyunculuğunun dışında, öyle içten gelerek dans ediyor ki, film bittiğinde dayanamayıp alkışladık, zaten bir kaç kişiydik gece seansında, fena kaçmadı:)
Velhasıl insan zihninde yer açmalı; dünya geniş, okuyacak, görecek çok şey var, güzel güzel ama, sakin sakin...
fotoğraf: Indiewire sitesinden.
25 Ocak 2012 Çarşamba
Sen mi geldin Leonard?:)
"Seviyorum Leonard'la konusmayi, sporcu adam, hem de coban, tembel picin teki, smokininin icinde yasayan...Inansin istiyorum, yok bir yuku sirtinda, yok herhangi bir vizyona da ihtiyaci...seviyorum Leonard'la konusmayi..."
Leonard Cohen'in yillar sonraki yeni studyo albumu "Old Ideas" yolda!
GOING HOME
Leonard Cohen
I love to speak with Leonard
He’s a sportsman and a shepherd
He’s a lazy bastard
Living in a suit
But he does say what I tell him
Even though it isn’t welcome
He will never have the freedom
To refuse
He will speak these words of wisdom
Like a sage, a man of vision
Though he knows he’s really nothing
But the brief elaboration of a tube
Going home
Without my sorrow
Going home
Sometime tomorrow
To where it’s better
Than before
Going home
Without my burden
Going home
Behind the curtain
Going home
Without the costume
That I wore
He wants to write a love song
An anthem of forgiving
A manual for living with defeat
A cry above the suffering
A sacrifice recovering
But that isn’t what I want him to complete
I want to make him certain
That he doesn’t have a burden
That he doesn’t need a vision
That he only has permission
To do my instant bidding
That is to SAY what I have told him
To repeat
Bir kaç ayın ardından
Uzun zamandır büyük hevesle başladığım bloguma yazamadım. "Araya hayat girdi" diyeceğim ben de, kolayına kaçmış olacağım ama o zaman da:) Araya güzel şeyler girdi aslında. Hakkında daha uzun yazılması gereken şeyler...Ekim'de sevgili arkadaşım Ebru Nihan Celkan'ın kurduğu BuluTiyatro ismi altında, Ebru'nun 2008 yılında yayınlanan oyunu "Tetikçi"nin provalarına başladık. Çok güzel bir ekip oldu. 8 Ocak'ta premier yaptık Beyoğlu İkincikat'ta ve iki gün önce 5. oyunumuzu tamamlamış olduk.Şimdi Ebru'nın dediği gibi oyunumuzun kendi serüveni başladı. Rakel Dink'in söylediği "bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamak" cümlesinden yola çıktık..O bebekler artık o karanlığın yaratıcısı baş yaratıcısı olacak büyük abilere dönüştüler...Büyük abiler ise özgür ve rahat, en son Erhan Tuncel de eklendi yanlarına. Hrant Dink davası sonuçlandı. "Hiç bir örgüt bağlantısına rastlanılmayarak"! Ocak ayı, siyasi cinayetlerimizin gitgide ağır bir yük haline getirdiği bir utanç ve sıkıntı atmosferiyle geçmekte bu sene de...
Kararlıyım ama. Güzel insanların güzel seslerini duyuyoruz her yerde hala...Yakın dostlarımdan uzaklarda hiç tanımadığım onca insana dek...Onlara da her gün bir yenisi ekleniyor; herkes birbirine öyle ihtiyaç duyuyor ki... "Tetikçi" umarım küçük de olsa bir ses, bir nefes olacak bize önümüzdeki bir kaç ay için...Yolculuğun gerisini de zaman gösterecek.
Bu arada, önümüzdeki sonbahar İstanbul muhteşem bir film festivaline hazırlanıyor üç günlük: Stigma karşıtı ruh sağlığı filmleri festivali. Şahap Erkoç, Fulya Kardeş ve Fatih Artvinli'nin film festivali proje önerisi, hem psikiyatride hem de her türlü toplumsal alanda hastaları damgalayan anlayışa dikkat çekmek için yapılan yarışmada birinci oldu. İple çekiyorum!
Kararlıyım ama. Güzel insanların güzel seslerini duyuyoruz her yerde hala...Yakın dostlarımdan uzaklarda hiç tanımadığım onca insana dek...Onlara da her gün bir yenisi ekleniyor; herkes birbirine öyle ihtiyaç duyuyor ki... "Tetikçi" umarım küçük de olsa bir ses, bir nefes olacak bize önümüzdeki bir kaç ay için...Yolculuğun gerisini de zaman gösterecek.
Bu arada, önümüzdeki sonbahar İstanbul muhteşem bir film festivaline hazırlanıyor üç günlük: Stigma karşıtı ruh sağlığı filmleri festivali. Şahap Erkoç, Fulya Kardeş ve Fatih Artvinli'nin film festivali proje önerisi, hem psikiyatride hem de her türlü toplumsal alanda hastaları damgalayan anlayışa dikkat çekmek için yapılan yarışmada birinci oldu. İple çekiyorum!
21 Ekim 2011 Cuma
"Bolluk Ülkesi"nin minik umutları
Bugünlerde şiddetin bolluğu en çok. Hakkari Çukurca'da 26 genç asker öldürüldü yine PKK'nın bitmek bilmeyen şiddetiyle. Türkiye'nin dört bir yanından gelen gencecik çocuklar. Eş zamanlı saldırılarla...Sonra Cumhurbaşkanı ilk kez "intikam" sözünü kullandı; kara harekatı çoktan başladı Kuzey Irak'a gönderilen tabur tabur askerle. Gazeteler kapkara, sözler aynı sözler, nefret daha çok bilenmiş bir dille kendini gösteriyor sanki. BDP binalarına saldırmak istiyor göstericiler, facebookda herhangi bir haber okumak mümkün değil dilin içerdiği şiddet yüzünden. İntikam almak istiyorlar. Acının varlığı intikam duygusunu meşrulaştırıyor, insanlar, yazarak küfür ederken yalnızca PKK'den değil, Kürtler'den de hınçlarını alıyorlar sanki. Ebru'nun(Demircioğlu) yazdığı gibi, ortada en az dolaşan sözcük insan; Türk, Kürt, asker,kan, harekattan yer kalmıyor insana...
Meclisteki kapalı oturumda küfürler havada uçuştu...Sağduyu her zaman olduğu gibi yine var toplumda, hep de var oldu aslında ama ne yazık ki bu cafcaflı, hınç dolu şiddet dilinin yanında pek görünür değil. Bir Gün'ün manşeti biraz da olsa okuyanların ya da okumasa da bir şekilde görecek olanların vicdanlarına seslendi en azından...
Ne beklenir en çok? Bütün partilerin bir araya gelip, kendi ideolojik ve siyasi önceliklerini geri plana atarak bu meseleyi bir an önce çözmek için ortak bir insiyatif geliştirmeleri, hep beraber kapanmaları günlerce, silah yerine siyasetin yolunu açmak için uğraşmaları...Bu iradeyi gösterene, barış dilini hakim kılmak isteyen güçlü ve samimi bir siyasi iradeye bir süre sonra toplum da sahip çıkar; çıkmak zorunda olduğunu anlar. Toplumun yarısının oylarını almış ise bir siyasi irade, şiddetin dilini dönüştürebilecek ve yaygınlaştırabilecek, toplumu buna ikna edebilecek güce sahiptir. BDP'nin ise PKK'nın silahlı kanadı ile arasına mesafe koyabildiğini, güçlü ve bağımsız bir şekilde Kürt halkının eşit vatandaşlık hakları için mücadele ettiğini Türkiye'ye gösterebilmesi de böyle bir ortaklıktan geçer...Buna yaklaşılan zamanlar oldu; ama kaçtı fırsatlar, kimi zaman siyasetin ve şiddet taraftarlarının şahinleri fırsat vermedi, kimi zaman popülizm galip geldi, o popülizm şahinlerin üzerinden siyaset yaptı, şahinlerin yapıp ettiklerini görünür kaldı. Barış sesleri, bir arada yaşama iradesi söylemleri cılızlaştı.
Daha acı olan bir şey var. Şiddetin dilinin ve metaforlarının bir toplumun gündelik hayatının en derin dokularına varıncaya kadar nüfuz edebilmesi. Bazen renkli, boyalı bir pasta içinde...Dün dünyanın trajik absürd resimlerinin bir araya geldiği günlerden biriydi. Aslında çoğu gün öyle ama bazı günler insanın algısı, etrafında olup bitene daha çok mesafeden yaklaşabiliyor. Gündelik olan her şey saçma bir hal alıyor ya...Kanıksadığımız her şeye yabancılaştığımız o anlar ne kadar değerli aslında...Bunaltısına rağman, kayıplık hissine rağmen, daha sık olsa keşke...Sık ve gitgide artarak...Yabancılaşma, her zaman kişisel trajedinin değil, bazen de toplumsal umudun anahtarı olabilir belki o zaman. (Oyun yazarı ve yönetmen arkadaşım Ebru Nihan Celkan'ın oyunu 17.31'de bu yabancılaşma çok iyi işleniyordu. Kriz beyaz yakalıları vurduğunda işsiz kalan, plaza yerine artık günlerini evde haftaiçi televizyon seyrederek, kimi zaman dolaşarak geçiren bir adam ilk kez haberlerde gördükleriyle başka bir ilişki geliştiriyordu. Ölen insan sayılarını not etmeye başlıyordu. Plazada çalışırken, o esnada, o gündüz oradayken, dünyada olup bitmekte olan ama kendisinin işsiz kalana kadar farkedemediklerine bir yandan şaşıyor; kendine ve çevresine tamamen yabancılaşıyordu(Benzer ve etkileyici bir yabancılaşma hikayesi Behçet Çelik'in Dünyanın Uğultusu romanında var. Bu isim zaten yeterince kuvvetli bence. Dünyayı uğultu halinde algılamak kimsenin yabancı olduğu bir şey değildir.)
Pasta hikayesine gelince...Amerika'da bir pasta show programı var. Pasta dizaynlarıyla harikalar yaratan bir grubun pasta sipariş ve yapım süreçlerini anlatıyor reality show formatıyla. Dün, tipik orta sınıf bir Amerikan ailesinin, "housewarming" partileri için sipariş verdiği pastayı yaptılar. Pastanın teması, felaket. Aile, felaket temalı bir pasta istedi. Takım, büyük bir hevesle Titanic pastası yaptı. Titanic Amerika için o kadar büyük bir popüler kültür malzemesi ki pastasının yapılmasının belki filminin yapılmasından pek farkı yoktur. Orada artık hatırlanan şey trajedi değil, trajedi olsa bile pamuk şeker formatında, Celine Dion'da ne kadar trajedi varsa, hikayede de o kadar var artık. İlginç olan, pastayı yapanın, geminin üzerine yaptığı, gemiye çarparak infilak eden uçak figürü...
Turuncu ve kırmızı şeker boyası kullanarak yapıyor alevleri...Oldukça keyifle ve yaratıcılığını sergilemekten öylesine mutlu bir şekilde yapıyor ki pastacı genç "dahi", arkasından kendi de ekliyor: "I love disasters!/Bayılırım felaketlere!"...Sonra aile geliyor sipariş verdikleri felaket temalı pastayı almaya...Sevinç çığlıkları birbirine karışıyor. Adamın karısı boynuna sarılıyor genç pastacı dahinin, Amerika'nın Zuckerberg ekolünü hatırlatan "genç, girişimci" ruhlu genç pastacı dahi, ukala bir şekilde kameraya gülümsüyor, "alıştım artık sarılmalara!" diyor...Sonra hep beraber bakıyorlar pastaya keyifle, "Oh yeah, this is a disaster!!!" diyerek, kameralara hoşçakal diyerek evlerine gidiyorlar...Bu pasta, 11 Eylül'ü yaşayan, uçakların gökdelenlere çarparak infilak etmesini, gökdelenlerden atlayan insanların, binaların yok olmasını dehşetle seyreden ve o uçağın çarpma anı hafızalarına hiç çıkmamacasına kazınan Amerika'da yenecek...Alevler boya şekerinden olunca acıtmıyor besbelli ama toplumsal hafızaya bu denli yabancılaşmak...hem de bu derece kanıksanmış ve şekerle bezenmiş bir şiddet diliyle...Bu nasıl mümkün oluyor? Bunu sormamız çok önemli. Felaket filmlerinin de bir tür pornografik işlevi var, tsunami görüntülerini izlemenin bize çok ilginç gelmesi de üzerine çok düşünülmesi gereken bir şey...Yine de en azından sinemanın dili, felaketleri konu alan filmlerde, kitsch bir şekilde de olsa acıyı hatırlatma gücüne sahip. Hafızaya hitap etme yetisi var. Ama video oyunları, genç girişimci ukala pastacılar ve orta sınıf, salt tüketici zihniyetli balık hafızalı babaların birlikte ortaya koyduğu ürün, şiddetin gündelik dil içinde kutsanmasından başka bir şey değil...
Kaddafi'nin ölüsünün görüntülerini izlediğinizde ne hissettiniz? Libya'da halkın sevinç içinde olduğu yazılıyor, gösteriliyor. Bir Bedevi oğlunun kanalizasyonda biten hayatı...Tuhaf gerçekten. Bizden sonraki kuşaklar 20.yüzyılın diktatörlüklerini incelerken bu cümleyi sık kuracaklar...Peki ya o görüntü? Çocukken siyasetle ve dünya ile en kuvvetle kurduğum ilk bağ galiba 89 yılında Çavuşesku ile karısı kurşuna dizilirken oldu. 32. Gün programında görmüştüm kurşuna dizilme anlarını. Sonra da sevinç gösterilerini halkın yaptığı...Hiç bir şey anlayamadığımı, büyük bir şaşkınlık yaşadığımı hatırlıyorum. Kaddafi'yi görünce o anı hatırladım. Kuşkusuz kendi halkına silah çeken ve halkının nice kanalizasyonlarda öldürülmesine göz yuman, bundan asla sakınmamış bir diktatördü. İçim yandı toplu mezarlara, nefret ettim halkına bunu yapan rejimden bir kez daha...Ama dün bir kez daha içim yandı Kaddafi'nin muhtemelen linç edilmiş suratını görünce. İnsanoğlunun ucubeliği de var ya, ucubeleşen sevinci ve arzuları...Şiddetle kolayca birleşen...yazık. Ne yazık ki çoğu zaman demokrasiyi kurmak için halkın yolu şiddetten geçiyor...Devlet şiddetine karşı savunurken kendini, rejimin kendilerine yönelttikleri silahlardan kendileri de yapıyorlar zamanla...Sonra o silahın nereye doğrultulacağı hiç belli olmuyor. Şiddetin üzerine kurulacak her yeni düzen, bu dipteki ucubeliğin yeniden hortlayacağı o çatlakları da barındırıyor içinde...
Fatih(Artvinli) umuttan bahsetti iki gün önce. Çukurca saldırılarından sonra ben iyice umutsuzluğa kapılmışken, ısrarla dedi ki, "Bu toplumda sağduyu da var; sakın olmadığını düşünme. Bir yerinde kalmış bir sağduyu ve birlikte yaşam arzusu var bu toplumda" dedi. Çok inanamadım. Bu günler karamsar günler yine...Ama bir yandan da hak veriyorum. Türk sinemasının son dönemdeki konuları ve sanattan da taviz vermeyen duyarlı sesi, dili örneğin, bana çok umut veriyor. Toplumsal hafızamızdaki vicdanın yerini hatırlatıyor...Aklıma, "Land of Plenty"(Bolluk Ülkesi) filmi geldi sonra. Wim Wenders'ın 2004 yapımı filmi. Leonard Cohen'in şarkısından etkilenmiş. Michele Williams ve John Diehl oynuyor. New York'da 11 Eylül sonrası psikolojiyi Vietnam'dan sonra paranoyak bir ruh haline bürünen bir dayı ve onun sağduyu sahibi, iyi yürekli yeğeni arasındaki ilişki ekseninde inceliyor. Lana(Michele Williams)'nın internette Filistin'de Arapları öldüren saldırıları izleyip umutsuzluğa kapıldığı ve dayısına 11 Eylül saldırıları olduğunda Filistin'de yapılan sevinç gösterilerinden bahsettiği sahneleri çok iyi hatırlıyorum. Uçakların gökdelenlere çarptıktan sonra bir kaç saat içinde Filistin'de yapılan sevinç gösterileri üzerinden çektiği acıyı anlatıyordu. Amerikalı olmasından ziyade insan olmakla ilgiliydi anlattığı acı, şaşkınlık ve burukluk hali. Yine de kendi varlığı bile umuttu...Film, bu umutla bitiyordu zaten...Lana'nın sorgulamasının devam etmesinin ve devam edecek olmasının yaratacağı umutla...Elimizde kalan yegane şey vicdan çoğu zaman...Bu sorgulamayı yaptıran, içi boşaltılmış bir kelime de olsa, vicdan. Haklıydı Wenders...O yüzden vicdan ve sağduyu oldukça bir yerlerde, yine de daha az korkmalı. Başka türlüsü şiddet dilinin egemenliğini kabul etmekten başka nedir ki...
Bunlar da sırasıyla Wim Wenders röportajı ve Cohen'in şarkısı...Wim Wenders, "film tam kalbimden, icimden gelen inanc ve hisleri yansitiyor. Bunun gibi bir film yapmak ferahlatici["It's a relief to make a film like that"] diyor...seyretmek de oyle, iyi ki yapmış...
ekleme (29.10.2015): Bu yazdığıma bir kaç yıl sonra geri döndüğümde yazıya başlarken eksik demiş olduğumu farkettim. Devlet şiddetini yeteri kadar sorgulamadan diğerinin anlaşılamayacağını da daha iyi yazmış olmayı isterdim. Şiddet tek tarafa mal edilebilen bir şey değil, bunu çok iyi anlamak gerekiyor bu coğrafyada bitmeyen ölümleri ve katliamları doğru anlayabilmek ve umudumuz odur ki durdurabilmek için.
6 Ekim 2011 Perşembe
Seyyar Sahne
İşte Seyyar Sahne'nin kendini anlattığı çok güzel bir röportaj...Erdem Şenocak, Celal Mordeniz ve Nesrin Uçarlar, Seyyar Sahne platformunu, tiyatroyla olan dertlerini ve Şirince'de kuracakları medreseyi anlatıyorlar. Bu sene, Gümüşlük Akademisi'nde onlarla yaz kampına katıldığımda hem tiyatro hem insanlık adına umutlarım bir kez daha artmıştı. Güzel şeyler de oluyor...
3 Ekim 2011 Pazartesi
Orada bir aç var uzakta...
İstanbul'dan Somali'ye Ajda Pekkan'lı yardım konserinin afişleri düşündürücü. Pek çok örnekten sadece bir tanesi aslında. İngiliz Marksist tarihçilerden E.P.Thompson, ünlü "Moral Economy of the English Crowd" makalesinde, açlığın, modern toplumlar tarafından algılanması güç bir durum olduğundan bahsediyordu. Açlık yüzünden isyan eden toplulukları harekete geçirenin basit bir biyolojik yokluk ya da ekonomik dürtü değil; "hak" ve "adalet" talepleri olduğunu anlatmak istiyordu makalenin genelinde. Açlığın da politik ekonomi ile bağlantısını kuruyordu böylelikle.
Bizim kuşağın çocukluğunda, televizyonlarda kafasına sinek konan Afrikalı çocuk görüntülerine bakardık, üzülürdük. Acırdık. Acıma duygusunu zaten Kemalettin Tuğcu ile öğrenmiştik yeterince. O zamanlar bu tür görüntülerin, acıma duygusu ile beraber aslında o uzaklardaki sinekli çocukları zihnimizde iyice uzak bir yere attığını anlayamazdık. Yıllar geçti; Afrika'daki sinekli çocuk resimleri baki.
Somali için düzenlenen yardım kampanyalarına ihtiyaç var çok. Devletlerin beceremediklerine başka kanallardan birileri el atmazsa, kısa vadede pek çok insan ölüyor çünkü. Öte yandan, düşünmeli. Üç beş parça ekmekle, ilaçla acil durumlarda gönderilen yardımlar, minik deliklere zayıf yamalar yapmaya yarıyor sadece. Ya açlığın devamlılığına sebep olan siyasi ve ekonomik sebepler? Artık Hindistan ve Afrika'da toprağa yatırım yapıyor uluslararası tarım şirketleri. Küresel ısınma ve kaynakların azlığının büyük bir tehlike olduğunu anladılar; ama tabi ki bu farkındalığın sonuçları küresel düzende yine eşit bir şekilde dağılmayacak. Hindistan'da pek çok çiftçi borç batağında örneğin; tarım şirketlerinin ürettiği tohumlara bağlı kılındıkları için...
Aşağıdaki gibi afişler yardım toplanmasını sağlıyor olabilir. Eminim birilerinin kısa vadede kurtulmasına da etkileri vardır. Ama aynı zamanda açlığın siyasi ve ekonomik bir mesele olduğu fikrinden uzaklaştırıyorlar bizleri. Vicdanı, "hak" ve"adalet" kavramlarından ziyade, "acıma" ile yanyana getiriyorlar. Afrikalı çocuğun kafasındaki sinek daha yıllarca orada yaşamaya devam ederken, "ah vah" lar da yavaş yavaş sessizleşerek kayboluyor zaten...David Nally'nin bir yazısı var bu hafta El Cezire'de, ben de buraya alıyorum.
Bizim kuşağın çocukluğunda, televizyonlarda kafasına sinek konan Afrikalı çocuk görüntülerine bakardık, üzülürdük. Acırdık. Acıma duygusunu zaten Kemalettin Tuğcu ile öğrenmiştik yeterince. O zamanlar bu tür görüntülerin, acıma duygusu ile beraber aslında o uzaklardaki sinekli çocukları zihnimizde iyice uzak bir yere attığını anlayamazdık. Yıllar geçti; Afrika'daki sinekli çocuk resimleri baki.
Somali için düzenlenen yardım kampanyalarına ihtiyaç var çok. Devletlerin beceremediklerine başka kanallardan birileri el atmazsa, kısa vadede pek çok insan ölüyor çünkü. Öte yandan, düşünmeli. Üç beş parça ekmekle, ilaçla acil durumlarda gönderilen yardımlar, minik deliklere zayıf yamalar yapmaya yarıyor sadece. Ya açlığın devamlılığına sebep olan siyasi ve ekonomik sebepler? Artık Hindistan ve Afrika'da toprağa yatırım yapıyor uluslararası tarım şirketleri. Küresel ısınma ve kaynakların azlığının büyük bir tehlike olduğunu anladılar; ama tabi ki bu farkındalığın sonuçları küresel düzende yine eşit bir şekilde dağılmayacak. Hindistan'da pek çok çiftçi borç batağında örneğin; tarım şirketlerinin ürettiği tohumlara bağlı kılındıkları için...
Aşağıdaki gibi afişler yardım toplanmasını sağlıyor olabilir. Eminim birilerinin kısa vadede kurtulmasına da etkileri vardır. Ama aynı zamanda açlığın siyasi ve ekonomik bir mesele olduğu fikrinden uzaklaştırıyorlar bizleri. Vicdanı, "hak" ve"adalet" kavramlarından ziyade, "acıma" ile yanyana getiriyorlar. Afrikalı çocuğun kafasındaki sinek daha yıllarca orada yaşamaya devam ederken, "ah vah" lar da yavaş yavaş sessizleşerek kayboluyor zaten...David Nally'nin bir yazısı var bu hafta El Cezire'de, ben de buraya alıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






