4 Aralık 2012 Salı
koşturmak
Kişinin yapabileceklerini, kendi kalbinden ve zihninden süzülüp ortaya çıkarabileceklerini düşünmeyip, o ana kadar yapılmış olana sığmaya çalışması üzücü. İçinden geçeni duymayı öğrenmek gerekiyor gerekirse yeniden, bir daha.
12 Ekim 2012 Cuma
Küf
Uzun bir zamandan sonra yeniden gazete okumaya döndüm. Doktora tezimi bitirme süreci, benim başka şeyler okumama, yazmama engel oldu bir dönem. Tabi bir de gazetelerde okuduklarımın baskısını kaldıracak durumda hissetmedim kendimi. Şimdi tez sonrası İstanbul yaşantıma geçişte, hem de artık tiyatroya ve yeni okumalara başlamaya az çok hazırlanırken, gazete sayfalarını da yavaş yavaş açıyorum. Hala gücüm yeterli değil. Müdahele edemediğin onca şeyle yüzleşip yüzleşip sonra kendi hayatına devam etme halinin iç sıkıntısı malum. Bence pek çoğumuza yabancı değil...Dün bizim BuluTiyatro'nun yeni oyunu, Ebru'nun(Ebru Nihan Celkan) yazdığı, Mirza Metin'in yönettiği "Nerde Kalmıştık'ın premiyeri vardı Şermola Performans'ta. Mutlaka izlemenizi öneririm...Bu duyguya dair çok şey bulacaksınız...
Yine de gazetede okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var...Neyse ki iyi röportajlar, güzel insanlar da var gazete sayfalarında. Ercan Kesal, en son oynadığı film Küf ile Altın Portakal'ın en iyi oyuncu adaylarından. Film, oğlunu arayan bir babayla ilgili, Cumartesi Anneleri'nden esinlenmiş. Çok merak ediyorum. Hem filmin hikayesi önemli, hem de Kesal'ı "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki muhtar rolünde izledikten sonra, onun oyunculuğunun takipçisi olmak gerek...Kesal, oyunculuktan gelmiyor. Dolayısıyla, oyunculuk hayatına sonradan girmiş ve hala öteki işlerini yapmakta olan bir insan olarak bana verdiği ilham büyük.
Röportajdaki sorulardan biri şu:
"Eşiniz Nazan Kesal sizdeki bu oyunculuk sevdasını nasıl yorumluyor?"
Cevabı:
"Oyuncu refleksleri gösterdiğimi ve artık oyuncu olduğumu düşünüyor o. Ancak ben hâlâ profesyonel anlamda oyuncu endişesi taşımadığım kanaatindeyim. Oynamasam da hayatımda çok fazla bir şey değişmez. O yüzden rahatım. Ancak ben bir yandan da işimi yapıyorum, bir hastane işletiyorum, üniversiteye gidiyorum. Zamanı iyi değerlendirmek zorunda kaldığınızda aslında daha iyi üretiyorsunuz."
Bana iyi gelen bir cevap oldu doğrusu...Deniyorum ben de.
Merakla bekliyorum Küf'ü...
9 Ekim 2012 Salı
"Yazar olma. Yazıyor ol."
"Don't be a writer. Be writing."
"Yazar olma. Yazıyor ol."
William Faulkner
Bir de, tekrarlardan kaçın. Bunu da ben ekledim. Günaydın İstanbul. Bu sefer başlangıç, Zeynep Kamil'den...
6 Eylül 2012 Perşembe
"Homeland's sadness"
Raymond Barglow adlı bir yazarın - yazdığı dergide şöyle tanımlanıyor kim olduğu: " Raymond Barglow lives in Berkeley, and his interests range from the philosophy of biology to the history and meaning of German social democracy." -, Tikkun Magazine' de 1998 tarihinde yazdığı bir yazısından uzun bir bölüm alıntılayacağım aşağıda. Benjamin'in intiharı üzerinden Weimar kuşağı'nın içine düştüğü hayal kırıklıklarını anlatıyor yazıda. Resimlere bakıyor bir de, o dönem yapılmış resimlerdeki melankoliyi, Benjamin'in ve gerideki Almanya hikayesinin içine yerleştiriyor. Geliyor:
"...
For Walter Benjamin, a German
Jewish literary critic and philosopher writing in 1940, the very notion of
“historical progress” was a cruel illusion.
Benjamin, age forty-eight at the time, had already lived through World
War I and its aftermath. Now, in the
second year of yet another war, the course of history had been commandeered by
Fascism, a “catastrophe that keeps piling ruin upon ruin.” Benjamin was himself destined, several months
after he wrote these words, to become one more lifeless body tossed upon the
heap. In 1940, seized by authorities in
Spain during his effort to escape across the Pyrenees from France, he committed
suicide. But Benjamin probably did not
take his own life simply because he feared being turned over to the Nazis: he
had described himself as melancholic by nature, and had considered suicide
earlier in his life.
In Germany
in the years between the two world wars, despair affected many of Benjamin’s
contemporaries too. Among them were my
mother and her brother Ralph Zucker, a Jewish student of medicine in Leipzig in
the 1920s. My mother and uncle were born
in the first decade of this century into an upper middle-class, assimilated
Jewish family in Dresden. My grandfather
was a successful chemist who fought in the army for the Kaiser and returned home
decorated with medals. The family was
affluent, and the children well provided for materially. Yet my Uncle Ralph became desperately
unhappy and killed himself in 1927.
“Melancholy” is no longer the most common way of referring to the
condition of those who view life as no longer worth living. The favored term today is “depression,”
considered to be a physiological condition for which a standard remedy has
become a pill designed to elevate neurotransmitter activity within the confines
of the brain. To be sure, biological
factors may be implicated in chronic
unhappiness. Depression may beset not
only individuals, but sometimes entire families, thanks perhaps to a shared
genetic inheritance.
But DNA is
not the only way in which our lives are interwoven, for despondency and despair
correlate with what goes on in the social world. When the rate of unemployment rises even a
fraction of a point, the suicide rate is apt to turn upward as well. Historical circumstances can shape our lives
as powerfully as the material bodies through which we live. I am thinking now of my own parents and of my
Uncle Ralph, whose desperate act took place long ago in a city far removed from
California, my home. In subtle ways, and along pathways that we might not have suspected, sorrow may be conveyed from one generation to the next."
Bir iki sene oluyor ben bu yazıyı okuyalı. Benjamin'in, beni tarihe ısındıran ve tarih eğitimine devam etmemi sağlayan, "yıkıntıların ucundaki tarih meleği" pasajının hikayesini araştırırken bulmuştum. O zamandan bugüne, Benjamin'in derin hüznü ve yaşam ilhamı arasındaki kişisel çatışması kaldı aklımda.
"Like Klee’s Angel, Benjamin felt caught in history’s tangle – propelled forward, yet incapable of disengaging from the past."
Bu, Benjamin'i anlatan güzel bir tanımdı. Neden yeniden aklıma geldiğine gelince, tez savunmam için hazırlanırken, teze ilk başladığım noktadaki ilhamımı düşünüp duruyorum bir süredir. Hangi yollardan geçtim bu beş yıllık doktora süresinde, onu tartarken kendi içimde, Benjamin'in tarih meleğini anmamak olmazdı...Ama ondan öte, yazıyı bir daha okurken başka bir şey daha ilgimi çekti: Kuşaktan kuşağa aktarılan hüzün.
"Like Klee’s Angel, Benjamin felt caught in history’s tangle – propelled forward, yet incapable of disengaging from the past."
Bu, Benjamin'i anlatan güzel bir tanımdı. Neden yeniden aklıma geldiğine gelince, tez savunmam için hazırlanırken, teze ilk başladığım noktadaki ilhamımı düşünüp duruyorum bir süredir. Hangi yollardan geçtim bu beş yıllık doktora süresinde, onu tartarken kendi içimde, Benjamin'in tarih meleğini anmamak olmazdı...Ama ondan öte, yazıyı bir daha okurken başka bir şey daha ilgimi çekti: Kuşaktan kuşağa aktarılan hüzün.
O, Weimar Almanya'sının umutsuzluğa ve çöküşe sürüklenişinde birikmiş acının, bir sonraki kuşağa aktarılmasından bahsediyor. Daha toplumsal ve tarihsel bir acının evrilişinden bahsediyor ailesi üzerinden. Aile geldi aklıma. Ailenin ve aile tarihinin, toplumsal acıların derin olmadığı dönemlerde dahi, aile içindeki yük ve travmalarını bir sonraki kuşağa aktarmaları halini düşündüm. O tarih meleği gibi, bir yanda gözleriyle ileriye bakarken, geçmişten yüklenilmiş acıların ağırlığıyla geçmişe bağlı kalakalmış kişiler, o sonraki kuşaklar...Ailemin tarihi, ailelerin tarihi, bütün "mutlu ailelerin tarihi, bütün mutsuz ailelerin tarihi."
Bazen açıklayamadığımız bir hüzün oluyor ya; bence yıllarca önce, doğumumuzdan önce, yani bizden önce birikmiş, anlatılamamış acıların ve hatıraların, çocukken bir şekilde parçası kılındığımız, ailemizin geçmişinin, aksaklığının açıklanamayan hüznü o galiba. Güçlü,etkisi çok güçlü...
not: Bir tane daha cümle var ki; yeniden yazmak gerek: "For Benjamin, intellectual investigation is not a distancing activity; it
retains much of the intimacy of a child’s engagement with the world"
Tez yabancılaşması artık neredeyse tanımlı bir hastalık. İlaçla tedavi edildiği durum da var, terapiyle de...(Tabi, böyle bir hastalık yok; ama o kadar genelleşen bir durum ki özellikle Türkiye'de, akademik hayatının başındaki insanlarda- bende de tabi-, "the intimacy of a child's engagement with the world" ne demek, sorup sorup hatırlamamız gerekiyor...sormaya sormaya artık ne soru kalıyor insanda, ne hal kalıyor...kuru kuru yazılar, çiziler. israf. )
ikinci not: "Homeland's sadness" ne güzel film olur...
edit ( 27.06.2014): Evet ve bilim anıların genetik yolla aktarılabildiğini şimdilik hayvanlar üzerinden kanıtladı.
edit 2 (29.10.2015) : Ve insanlar üzerinden de kanıtladı!
ikinci not: "Homeland's sadness" ne güzel film olur...
edit ( 27.06.2014): Evet ve bilim anıların genetik yolla aktarılabildiğini şimdilik hayvanlar üzerinden kanıtladı.
edit 2 (29.10.2015) : Ve insanlar üzerinden de kanıtladı!
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Fiona Apple
Son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkı, en güzel sözler...Fiona Apple resmi sitesinden...Toz alerjisi, kışlık yazlık toplarken vurur benim gibileri en çok, sonra da temmuzun ortasında, gece insanda hapşıra hapşıra kışmış hissi uyandırır. kasım sonu, aralık başıymış. Genizde o melun, tatlı tat. Hasta olunası o akşamlardan biri. Bütün toz alerjisi olanlara gelsin en çok...Fiona Apple.(Thank you Lukasz:)
Yunus'un resmi
Ak Parti Van İl Başkanı'nın Erdoğan'a hediyesi, AKP kongresinde: Van depreminde ölen Yunus'un yerin altından fotoğraf makinesine baktığı son kare...Altın varaklı çerçeve içinde. Erdoğan'ın onu alışı, ikisinin pozu...Ortada Yunus. Çok yazıldı, çok çizildi. En güzel yazıyı Yıldırım Türker yazdı. Başka bi şey ekleyecek değilim. Son zamanlarda daha da sıkıldım bu ülkeden. İlham aldığım, neşe veren onca şey var, evet, görmek isteyen göze onlar da var. Ama altın varaklı Yunus portesi de var iki kallavi AKP'linin ortasında, kongrede. İnancımı kaybediyorum bazen. Bazendi. Son zamanlarda daha çok.
4 Haziran 2012 Pazartesi
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kimin?
İşte, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'nın (SES) açıklaması...Aynen alıntılıyorum:
"
"
15 Ekim 1924 tarihli kararname ile ToptaşıBimarhanesi’nin hastalarına tahsis edilen bu büyük ve tarihi önemi olan arazinin çeşitli gerekçeler ile bir rant kavgası ve paylaşımına feda edildiği, edileceği duyumlarını aldık almaya devam ediyoruz. Biz Bakırköy’lüler, Bakırköy’ün hastaları ve çalışanları olarak buna izin vermeyeceğiz.
Bu arazi bir tarihtir. Roma –Bizans tan Reşadiye Kışlasına ve günümüze , torunlarımız adına bize emanettir. Hastanemizin arazisinin anıtlar kurulunca sit alanı olarak belirlenmesi bu önemi daha arttırmıştır.
Çünkü, bu arazi betonlar arasında kalmışbir şehrin belki de tek akciğeridir. Sadece biz insanlara değil, yüzyıllardır burada yaşayan başka canlılara da aittir.
Çünkü, burası hastalar tarafından inşa edilmişbinası, heykeli ve Anadolunun en ücra kasabasında bilinen adı ile hastalara aittir.
Çünkü, Hastanemiz sadece Bakırköy ve çevre halkına değil hatta Türkiye’de hizmet vermiş, Psikiyatri, Nöroloji ve Nöroşirürji alanlarında yaptığı bilimsel çalışmalar ile de yurt içi ve yurt dışında ses getirmiştir. Ve muhatap alınmıştır. Bu sebepler ile bu özelliklerini geliştirerek koruması ve geleceğe taşıması hem halkımıza hemde bu alanlarda ki bilimsel çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Çünkü bu arazi Marmara depreminde Bakırköy’lülere ve hatta Bahçelievler’ de yaşayanlara ev sahipliği yapmıştır. Olası bir depremde İstanbul’luların sığınabileceği belki de tek arazidir.
Daha önce de yeltendiler. Direndik. Kültür Merkezi kandırmacası ile AVM yapılmasına, yol ihtiyacı üzerinden. Arazinin yağmasına Bakırköy halkı ile birlikte engel olduk.
Bu arazi, bu hastane herkesindir. Buranın mülkü, tapusu, başta hastaların, çalışanların ve Bakırköy halkının olmak üzere tüm vatandaşlara aittir.
Bu yağmaya izin vermeyeceğiz. Çünkü bu oyunu daha önce gördük. Tekel’de, Sümerbank’ ta, SEK’te önce çalışanlar ve hizmet kötülendi. Sonra tek tek satıldı. Şimdi bizler sanki toplum Psikiyatrisi sistemine karşıymışız gibi kötüleniyoruz, hakarete uğruyoruz. Sonra ki adım bellidir. Arazinin yağmalanması, SEK’te, Kamu Sağlığı Merkezinde Alış VerişMerkezlerinin yükselmesi gibi.
Bu sürecin ilk adımı Kanun Hükmünde Kararname ile atılmıştır. Kamuya yani halka ait olan tüm hastaneler holdingleşecek, CEO’lar ca yönetilecek,tek amaçları kar etmek olacak, bu para hepimizin sırtından kazanılacak.
Kampüs hastaneler adı altında halka ait hastaneler Malezya, Katar,İngiltere ve Amerikan şirketlerine peşkeşçekilecektir. Bu arazilerde plazalar yükselecektir.
Hastanemizin tüm bu özellikleri ile kazanmış olduğu değerleri hem hastane çalışanlarının hemde halkımızın sahip çıkması ve koruması hayati önem taşımaktadır. Herkesi burayı korumaya davet ediyoruz."
SES BAKIRKÖY ŞUBE BRSHH İŞYERİ TEMSİLCİLİĞİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
